Köşe: Muhammed Mustafa Batıbey
Roma ve Orta Çağ Hristiyan hukukunda aile bireyleri büyük ölçüde babanın hukuki mülkü olarak değerlendirilirken, Türk toplumunda aile “ocak” olarak görülmüş ve daha dengeli bir yapı ortaya çıkmıştır (Ögel, 1971).Bu bağlamda kadın, doğrudan bir mülk statüsünde değil; korunması ve gözetilmesi gereken bir emanet olarak kabul edilmiştir. Ayrıca Roma’da ev içi otorite büyük ölçüde babaya aitken, Türklerde “töre” babanın da üzerinde bir normatif güç olarak yer almıştır.
Bu durum, kadın-erkek ilişkisini yazılı olmayan ancak güçlü bir toplumsal sözleşme çerçevesinde şekillendirmiştir. Erkek, ailesine karşı sorumluluklarını yerine getirmek zorundadır; aksi takdirde toplumsal meşruiyetini ve “erdem”ini kaybeder. Örneğin, ailesine keyfi şekilde şiddet uygulayan ya da sorumluluklarını ihmal eden bir erkeğin, toplumsal yaptırımlarla karşılaşması mümkündür. Bu bağlamda kadının belirli şartlar altında boşanma hakkına sahip olması da dikkat çekicidir (İnalcık, 1994).
Öte yandan, tarihsel sistemlerin büyük çoğunluğunda ilişkilerin belirli “bedeller” ve “kayıplar” üzerinden kurulduğu görülür. Her tercih, beraberinde bir vazgeçişi getirir. Örneğin boşanma durumunda kadının mehir hakkını kaybetmesi ya da erkeğin savaş sonrası elde ettiği statü ve sorumlulukların artması gibi durumlar, bu dengenin parçalarıdır (Coulson, 1964;Tucker, 2008). Bu yapı, erkek ve kadın arasındaki ilişkinin yalnızca duygusal değil; aynı zamanda ekonomik, sosyal ve hukuki bir denge üzerine kurulduğunu göstermektedir (Weber, 1922).
Sonuç olarak, tarihsel perspektiften bakıldığında kadın-erkek ilişkisi; koruyan ve korunan, sorumluluk alan ve desteklenen, sahip olan ve emanet edilen gibi karşılıklı roller üzerinden şekillenmiştir. Roma’da erkeğin “dominus” yani mülk sahibi ve otorite figürü yönü ön plana çıkarken (Watson, 1970), Türklerde daha çok koruyucu, kaynak sağlayıcı ve savaşçı kimliği öne çıkmıştır (Kafesoğlu, 1980;İnalcık, 1994). Bu farklılıklar, medeniyetlerin erkeklik anlayışını nasıl yorumladığını ve toplumsal düzeni hangi temeller üzerine inşa ettiğini anlamak açısından önemli bir karşılaştırma sunmaktadır. Peki, binlerce yıl boyunca devam eden bu kadın-erkek dengesi ne oldu? Modernleşme, sanayileşme ve bireyselleşme süreçleriyle birlikte bu tarihsel rol dağılımı son yaklaşık 150 yıl içerisinde önemli bir dönüşüm geçirmiştir (Giddens, 1992; Beck, 1992). Erkeklerin “tekil sağlayıcı” rolü zayıflarken, kadınların eğitim ve iş gücüne katılımı artmış; bu da geleneksel iş bölümünü yeniden şekillendirmiştir (Goldin, 2021).
Bu çözülme süreci yalnızca toplumsal rollerin değişimiyle sınırlı kalmamış; aynı zamanda erkeklik anlayışının da dönüşmesine yol açmıştır. Günümüzde erkeklik, sabit ve tek tip bir yapıdan ziyade, farklı bağlamlarda yeniden tanımlanan çok katmanlı bir olgu olarak ele alınmaktadır (Connell, 2005). Bu nedenle bazı yaklaşımlar bu süreci bir “zayıflama” olarak yorumlarken, diğerleri bunu erkekliğin yeniden inşası ve çeşitlenmesi olarak değerlendirmektedir.
Bu kırılmanın en önemli dönüm noktalarından biri Sanayi Devrimi (Industrial Revolution) olmuştur. Sanayi Devrimi ile birlikte hem nüfusta hem de üretim kapasitesinde büyük bir artış yaşanmış (Hobsbawm, 1962).buna paralel olarak savaşlar uzamış, ordular büyümüş ve iş gücüne olan ihtiyaç ciddi ölçüde yükselmiştir. Hızla çoğalan fabrikalar, yalnızca erkek emeğiyle sürdürülebilecek bir ekonomik yapının sınırlarına ulaşıldığını ortaya koymuştur (Thompson, 1963). Bu noktada devletler açısından yeni bir gerçeklik ortaya çıkmıştır: Toplumda ekonomik üretime doğrudan katılmayan geniş bir nüfus kitlesi bulunmaktadır. Bu kitle, büyük ölçüde kadınlardan oluşmaktadır. Geleneksel toplumsal sözleşme gereği üretim süreçlerinin dışında tutulan bu nüfus, sanayileşmenin getirdiği yoğun üretim ihtiyacı karşısında “atıl” bir kaynak olarak görülmeye başlanmıştır. Dolayısıyla devletler, bu dengeyi yeniden kurmak adına kadınları ekonomik hayata dâhil edecek politikalar geliştirme yoluna gitmiştir (Goldin, 1990). Ancak bu dönüşüm, yalnızca ekonomik bir karar değil; aynı zamanda sosyal ve hukuki düzenlemeleri de beraberinde getiren kapsamlı bir yeniden yapılandırma sürecidir. Kadınların iş gücüne katılımını mümkün kılmak için kreşler açılmış, çocuk bakımının bir kısmı aileden alınarak kurumsal yapılara devredilmiştir. Bunun devamında zorunlu eğitim uygulamaları yaygınlaştırılmış; böylece devlet, yalnızca ekonomik değil ideolojik olarak da yeni nesilleri şekillendirme imkânı elde etmiştir (Ariès, 1960). Bu süreç, kadınların ekonomik katkı sağlamasıyla birlikte hukuki hak taleplerini de gündeme getirmiştir. Vergi veren, üretime katılan bireyler olarak kadınlara sosyal ve hukuki hakların tanınması, medeni hukuk düzenlemelerini kaçınılmaz kılmıştır (Wollstonecraft, 1792; Scott, 1988).19. yüzyılın başlarından I. Dünya Savaşı’na kadar olan dönemde, erkeğin aile üzerindeki mutlak otoritesi devletin müdahaleci ve düzenleyici rolüyle kademeli olarak dengelenmeye başlamıştır. Her ne kadar sembolik olarak son söz çoğu zaman erkek tarafından söylenmeye devam etse de, özellikle çocuk ve mülkiyet konularında devletin belirleyiciliği giderek artmıştır (Giddens, 1992).
Bu dönüşümün en çarpıcı yönlerinden biri, çocuğun statüsünde yaşanan değişimdir. Geleneksel yapıda çocuk; erkek için bir meslek mirasçısı, kız için ise yeni bir toplumsal ittifakın parçası olarak görülürken, modern devlet anlayışıyla birlikte “geleceğin vatandaşı” olarak tanımlanmaya başlanmıştır (Ariès, 1960).Böylece erkeğin eğitici ve usta rolü önemli ölçüde devlete devredilmiş; eğitim, aile içi bir aktarım olmaktan çıkıp merkezi bir sistemin parçası hâline gelmiştir.
Kadın ise bu süreçte, kreş ve eğitim sistemleri aracılığıyla ev merkezli rolünden kademeli olarak çıkarılmaya hazırlanmıştır. Özellikle I. Dünya Savaşı ve II. Dünya Savaşı arasında yaşanan iki büyük savaş, bu dönüşümü hızlandıran en önemli faktörlerden biri olmuştur. Erkek nüfusun büyük ölçüde cephelere gitmesiyle birlikte, devlet yalnızca ekonomik alanı değil; aynı zamanda aile içindeki birçok fonksiyonu da üstlenmek zorunda kalmıştır. Bu süreçte devlet, adeta “ikame edici bir vekil” gibi hareket ederek hem üretimi sürdürmüş hem de toplumsal düzenin devamlılığını sağlamaya çalışmıştır (Marwick, 1977; Goldin,1990).Savaş yıllarında erkeklerin cephede olması, toplumsal dengede kritik bir kırılma oluşturmuştur. Erkeklerin yokluğunda devlet, kadınlara doğrudan maaş bağlamış, iş imkânı sağlamış ve güvenliklerini kurumsal yapılar —özellikle polis teşkilatı— aracılığıyla teminat altına almıştır. Böylece kadın, tarihsel olarak ilk kez kitlesel ölçekte hayatta kalabilmek için bir erkeğe değil, devlete dayanabileceğini tecrübe etmiştir (Andersen, 1990).
II. Dünya Savaşı sonrasında başlayan ve 1990’lara kadar etkisini sürdüren refah devleti modeli, bu dönüşümü kalıcı hâle getirmiştir. Devlet, geleneksel olarak erkeğin sağladığı pek çok imkânı “hak” kategorisine dahil ederek kadınlara sunmaya başlamıştır (Andersen, 1990). Örneğin, tarihsel olarak bir kadının yaşlılık güvencesi büyük ölçüde ailesine ve özellikle çocuklarına bağlıyken, modern refah devleti ile birlikte emeklilik sistemleri ve kamusal sağlık hizmetleri bu ihtiyacı önemli ölçüde ortadan kaldırmıştır. Bu durum, aile ve çocuk sahibi olma motivasyonunun yalnızca ekonomik zorunluluklar üzerinden açıklanamayacağı yeni bir dönemin kapısını aralamıştır (Andersen, 1990).
Bununla birlikte, mülkiyet ve ekonomik karar alma süreçlerinde de önemli değişimler yaşanmıştır. Savaşlar öncesinde erkekler, sahip oldukları topraklar üzerinde görece daha bağımsız kararlar alabilirken; modern dönemde getirilen imar yasaları, ruhsat sistemleri ve şehir planlamaları bu özgürlüğü ciddi ölçüde sınırlandırmıştır. Şehirlere yönelen yoğun göçle birlikte mülkiyet, yalnızca sahip olunan bir alan olmaktan çıkmış; devletin izin ve denetimine bağlı bir kullanım hakkına dönüşmüştür. Bu süreçte tapu, mutlak bir sahiplik göstergesi olmaktan ziyade, devlet tarafından tanınan sınırlı bir tasarruf yetkisi hâline gelmiştir (Weber, 1922).
Bu gelişmeler, tarihsel olarak biyolojik ve ekonomik temellere dayanan kadın-erkek ilişkisini, giderek hukuki bireysellik temelinde yeniden tanımlanan bir yapıya dönüştürmüştür (Giddens, 1992). Devlet bu noktada yalnızca düzenleyici bir otorite değil; aynı zamanda alternatif bir sağlayıcı ve sosyal hakem konumuna yükselmiştir. Erkek ise bu yeni düzende, geçmişteki “hayat sigortası” rolünden uzaklaşarak daha sınırlı bir işleve indirgenmiş; bu durum, otoritesinin de zayıflamasına yol açmıştır (Connell, 2005).
1990’lardan sonra ise bu dönüşüm yeni bir evreye
girmiştir.Francis Fukuyama tarafından ortaya atılan The End of History and the Last Man tezi, (Tarihin Sonu olarak bilinen yaklaşımı)ortaya çıkışı, sol-liberal düşüncenin yükselişi, dijital devrim ve neoliberal politikalarla birlikte devletin rolü yeniden tanımlanmıştır (Harvey, 2005).
Bu dönemde devlet, daha önce dengeleyici bir unsur olarak yer aldığı aile yapısında, erkekliği ve maskülenliği giderek “risk faktörü” olarak kodlayan bir yaklaşım benimsemeye başlamıştır (Connell, 2005). Bu çerçevede hukuki eşitlik ilkesi, uygulamada zaman zaman asimetrik sonuçlar doğurabilen bir yapıya evrilmiştir. Özellikle boşanma süreçleri, nafaka uygulamaları, velayet kararları ve “beyan esastır” gibi hukuki ilkeler etrafında yürüyen tartışmalar, evlilik kurumunun bazı erkekler açısından yüksek riskli bir yapı olarak algılanmasına neden olmuştur. Bu algı, evliliği karşılıklı faydaya dayalı bir birliktelikten ziyade, sonuçları öngörülemeyen bir yükümlülük alanı olarak değerlendiren yaklaşımları güçlendirmiştir. Devlet artık burada bir hakem değil; sözleşmenin erkek tarafını sistemden süpüren bir “tavsiye memuru” hâline gelmiştir. Erkek, çalışıp çabalayan ve kaynak yatırımı yapması beklenen taraf olarak konumlandırılırken; kadın, dezavantajlı kabul edilerek üzerindeki tüm tahakkümler kaldırılmış, hatta hukuken daha avantajlı bir konuma getirilmiştir.
Yani bir evlilikte erkeğin tüm mal varlığı ve parası ailenin ortak kullanımına açık kabul edilirken, kadının parası yalnızca kendisine ait sayılmaktadır. Bunun gerekçesi ise kadının “zayıf” olduğu varsayımıdır. Bu yaklaşım üzerinden bir “hak savaşı” argümanı üretilmiş; sanki kadın tarih boyunca erkeğe karşı sürekli bir hak mücadelesi vermiş ve zamanla güçlenen devlet, bu savaşın galibi olarak kadını ilan etmiştir. Erkeklerin de tarihte yaptıklarının bedelini ödemesi gerektiği düşünülmüştür. Oysa tarihsel açıdan bakıldığında; korunmaya muhtaç, mülk sahibi olmayan, ekonomik sağlayıcı rolü bulunmayan ve karar mekanizmalarında yer almayan taraf aslında çoğu zaman erkekti. Devlet, son 150 yılda bu dört temel fonksiyonu da erkeğin elinden alarak kendi bünyesine katmıştır. Geriye yalnızca cinsellik kalmış; o da dijital dünyada ucuz ve sorumsuz biçimde erişilebilir hâle gelmiştir.Bunun sonucunda, rasyonel bir erkek için evlenmek, çocuk yapmak ve miras bırakmak gibi kadim yükümlülükler; getirisi olmayan, aksine büyük maliyetler doğuran birer borç yüküne dönüşmüştür. Bu nedenle erkekler yavaş yavaş evlilik kurumundan çekilmekte ve kadınları, “tekil koca” hâline gelen devletle baş başa bırakmayı tercih etmektedir (Wallerstein, 2000; Weitzman, 1985).
Bu dönüşüm sürecinde dikkat çeken bir diğer nokta ise ekonomik sorumlulukların algılanış biçimidir. Geleneksel yapıda erkeğin kazancı aile bütçesinin ortak kaynağı olarak değerlendirilirken, modern bireysel hak anlayışı çerçevesinde ekonomik varlıkların daha kişisel bir çerçevede ele alınmaya başlanması, ilişki dinamiklerini yeniden şekillendirmiştir (Giddens, 1992). Bu durum, taraflar arasındaki sorumluluk ve beklenti dengesini farklı bir zemine taşımıştır. 1990 sonrası dönem; aile, devlet ve birey arasındaki ilişkilerin yeniden yapılandığı, toplumsal cinsiyet rollerinin çeşitlendiği ve evlilik kurumunun farklı açılardan yeniden değerlendirildiği bir evre olarak öne çıkmaktadır.
Sonuç olarak, son 150 yıl içerisinde devlet; tarihsel olarak erkeğe atfedilen koruma, sağlama, mülkiyet ve karar alma gibi temel fonksiyonların önemli bir kısmını kendi bünyesine almıştır. Bu süreçte bireyler arası ilişkiler yeniden tanımlanmış; özellikle erkeklik rolü, hem ekonomik hem de toplumsal anlamda farklı bir konuma evrilmiştir (Giddens, 1992; Beck, 1992). Buna paralel olarak dijitalleşmenin de etkisiyle bireysel yaşam biçimlerinin çeşitlenmesi, evlilik, çocuk sahibi olma ve miras bırakma gibi geleneksel yükümlülüklerin bazı bireyler açısından yeniden değerlendirilmesine yol açmıştır.
Bu çerçevede, modern toplumda erkeklerin bir kısmının evlilik ve aile kurma süreçlerine mesafeli yaklaşması, yalnızca bireysel tercihlerle değil; tarihsel, ekonomik ve hukuki dönüşümlerin bir sonucu olarak da okunabilir (Bauman, 2000).
Peki, tüm bu dönüşüm süreci gerçekten beklenen sonucu verdi mi? Devletin “vekil koca” rolünü üstlenmesi ve kurumsal bir erkeklik fonksiyonu inşa etmesi, toplumsal problemleri çözdü mü? Teorik düzlemde bu model, güvenlik, refah ve eşitlik vadederken; pratikte ortaya çıkan tablo, daha karmaşık ve çok katmanlı sorunlara işaret etmektedir (Andersen, 1990).
- Bahaeddin Ögel (1971). Türk Kültürünün Gelişme Çağları. İstanbul: Milli Eğitim Basımevi.
- Halil İnalcık (1994). Osmanlı İmparatorluğu: Toplum ve Ekonomi. İstanbul: Eren Yayıncılık.
- Noel J. Coulson (1964). A History of Islamic Law. Edinburgh: Edinburgh University Press.
- Judith Tucker (2008). Women, Family, and Gender in Islamic Law. Cambridge: Cambridge University Press.
- Max Weber (1922). Economy and Society. Berkeley: University of California Press (1978 ed.).
- Anthony Giddens (1992). The Transformation of Intimacy: Sexuality, Love and Eroticism in Modern Societies. Stanford: Stanford University Press.
- Ulrich Beck (1992). Risk Society: Towards a New Modernity. London: Sage Publications.
- Claudia Goldin (2021). Career and Family: Women’s Century-Long Journey toward Equity. Princeton: Princeton University Press.
- R. W. Connell (2005). Masculinities. Berkeley: University of California Press.
- Industrial Revolution. Sanayileşme sürecini ifade eden tarihsel dönem.
- Eric Hobsbawm (1962). The Age of Revolution: Europe 1789–1848. London: Weidenfeld & Nicolson.
- E. P. Thompson (1963). The Making of the English Working Class. London: Victor Gollancz.
- Claudia Goldin (1990). Understanding the Gender Gap: An Economic History of American Women. New York: Oxford University Press.
- Philippe Ariès (1960). Centuries of Childhood: A Social History of Family Life. New York: Vintage Books.
- Mary Wollstonecraft (1792). A Vindication of the Rights of Woman. London.
- Joan Wallach Scott (1988). Gender and the Politics of History. New York: Columbia University Press.
- Arthur Marwick (1977). War and Social Change in the Twentieth Century: A Comparative Study of Britain, France, Germany, Russia and the United States. London: Macmillan.
- Claudia Goldin (1990). Understanding the Gender Gap: An Economic History of American Women. New York: Oxford University Press.
- Gøsta Esping-Andersen (1990). The Three Worlds of Welfare Capitalism. Princeton: Princeton University Press.
- Max Weber (1922). Economy and Society. Berkeley: University of California Press (1978 ed.).
- Anthony Giddens (1992). The Transformation of Intimacy: Sexuality, Love and Eroticism in Modern Societies. Stanford: Stanford University Press.
- R. W. Connell (2005). Masculinities. Berkeley: University of California Press.
- Francis Fukuyama (1992). The End of History and the Last Man. New York: Free Press.
- David Harvey (2005). A Brief History of Neoliberalism. Oxford: Oxford University Press.
- Judith Wallerstein (2000). The Unexpected Legacy of Divorce. New York: Hyperion.
- Lenore Weitzman (1985). The Divorce Revolution: The Unexpected Social and Economic Consequences for Women and Children in America. New York: Free Press.
- Ulrich Beck (1992). Risk Society: Towards a New Modernity. London: Sage Publications.
- Zygmunt Bauman (2000). Liquid Modernity. Cambridge: Polity Press.
Yazan; Muhammed Mustafa Batıbeyi ilahiyat fakültesi lisans öğrencisi.





