Mukaddes topraklardan dönerken insan yalnızca valizini değil, yüreğini de doldurup getiriyor.

Kâbe’nin huzurunu, Medine’nin sükûnetini, secdelerde dökülen gözyaşlarını ve gönülde yankılanan duaları…

Umre yolculuğu, insanın kendi içine yaptığı en derin yolculuklardan biriymiş.

Bunu bir kez daha anladım. Kâbe’yi ilk gördüğüm anda dünya sustu sanki.

Ne piyasanın telaşı kaldı zihnimde ne ticaretin hesabı ne de günlük hayatın bitmek bilmeyen koşuşturması.

O muazzam manzara karşısında insanın makamı, serveti, unvanı, işverenliği, işçiliği bir anda anlamını yitiriyor.

Herkes aynı örtünün altında, aynı Rabbin huzurunda, aynı acziyetle duruyor.

Orada zenginle fakir yan yana tavaf ediyor. İşverenle işçi aynı safta namaza duruyor.

Milyonluk ticaret yapan da günlük yevmiyesiyle ailesini geçindirmeye çalışan da aynı duayı ediyor:

“Allah’ım! Bize helalinden rızık, gönlümüze huzur, işlerimize bereket nasip eyle.” İşte o an insan düşünüyor: Madem Allah’ın huzurunda hepimiz eşitiz, neden dünya hayatında birbirimizin hakkını gözetmekte bu kadar zorlanıyoruz? 

Kâbe’de eşitlik, Türkiye’de geçim mücadelesi Mukaddes topraklarda bulunduğum günlerde aklım sık sık Türkiye’ye, çarşılarımıza, sanayicimize, esnafımıza, fabrikalarımıza ve alın teriyle geçinen çalışanlarımıza gitti.

Bugün Türkiye’de piyasanın üzerinde ciddi bir ekonomik baskı var.

Bir tarafta artan maliyetler, finansmana erişimde yaşanan güçlükler, daralan kâr marjları ve geleceğini planlamakta zorlanan işverenler…

Diğer tarafta maaşıyla ay sonunu getirmeye çalışan, ev kirasını, mutfak masrafını, çocuklarının eğitim giderlerini düşünen işçilerimiz…

İşveren, “Bu işletmenin çarkını nasıl döndüreceğim?” diye düşünüyor.

İşçi ise “Bu maaşla evimin çarkını nasıl döndüreceğim?” diye kaygılanıyor.

Aslında her iki taraf da aynı ekonomik sıkıntının farklı cephelerinde mücadele veriyor.

İşte Kâbe’nin etrafında dönerken zihnimden geçen en önemli meselelerden biri buydu.

Bir ülkenin gerçek zenginliği yalnızca fabrikalarının büyüklüğü, ihracat rakamları veya şirketlerinin bilançoları değildir.

O ülkenin gerçek zenginliği, işvereninin vicdanı ve işçisinin huzurudur.

İşveren kazanmalı ki yatırım yapsın, istihdam oluştursun, üretimi sürdürsün. İşçi de emeğinin karşılığını hakkıyla almalı ki evine huzurla dönebilsin, çocuğunun yüzüne mahcup olmadan bakabilsin.

Birinin ayakta kalması, diğerinin ezilmesine bağlı olmamalıdır.

Medine’nin huzurundan iş dünyasına bir mesaj Medine sokaklarında yürürken insanın kalbine bambaşka bir sükûnet doluyor.

Peygamber Efendimizin (s.a.v.) şehrinde, merhametin ve adaletin yalnızca söylenen güzel sözler olmadığını, hayatın her alanına taşınması gereken değerler olduğunu daha derinden hissediyorsunuz.

O mübarek şehirde kendi kendime sordum: Biz ticaret yaparken ne kadar adiliz?

Çalışanımızın hakkını ne kadar gözetiyoruz? İşverenimizin karşılaştığı zorlukları ne kadar anlayabiliyoruz?

Sözleşmelerimize, verdiğimiz sözlere, emanet edilen işlere ne kadar sadığız?

Çünkü helal kazanç yalnızca ticaretin sonunda elde edilen para değildir.

Helal kazanç, o paranın kazanıldığı süreçte kimsenin hakkının yenmemesidir.

Bir işçinin alın terini zamanında ödemek de ibadetin ahlakını taşımaktır.

Bir işçinin kendisine emanet edilen işi dürüstçe yapması da aynı ahlakın gereğidir.

İşverenin çalışanını yalnızca maliyet kalemi olarak görmemesi, işçinin de çalıştığı işletmeyi yalnızca maaş aldığı yer olarak değerlendirmemesi gerekir.

Unutmayalım, bereket yalnızca kasadaki paranın çoğalması değil, kazanılan paranın huzur getirmesidir.

Piyasaların ihtiyacı yalnızca para değil, güven Türkiye ekonomisinin bugün üretime, yatırıma, istikrara ve öngörülebilirliğe ihtiyacı olduğu muhakkak. Ancak bütün bunların yanında giderek daha fazla ihtiyaç duyduğumuz bir başka değer var: Güven. İşçi işverenine güvenmeli. İşveren çalışanına güvenmeli. Esnaf müşterisine, müşteri esnafa güvenmeli. Üretici yarınını görebilmeli. Gençlerimiz emek verdiklerinde karşılığını alabileceklerine inanmalı.

Bir ülkede güven zayıfladığında yalnızca ticaret değil, toplumsal huzur da yara alır.

Bugün işletmelerin karşılaştığı yüksek giderleri görmezden gelerek yalnızca işvereni suçlamak doğru değildir.

Aynı şekilde hayat pahalılığı karşısında zorlanan çalışanlara sadece sabretmelerini söylemek de yeterli değildir. Sabır elbette kıymetlidir ama sabır, adaletsizliğin mazereti olmamalıdır.

Fedakârlık gerekiyorsa herkes gücü oranında fedakârlık yapmalıdır. Güçlü olan daha fazla sorumluluk üstlenmeli,

zor durumda olanın sesi duyulmalıdır. Çünkü biz aynı gemideyiz.

İşletmeler kapanırsa çalışanlar zarar görür; çalışanların alım gücü düşerse esnaf, sanayici ve piyasa da bundan etkilenir.

 Umreden dönerken kendime verdiğim söz Kutsal topraklarda edilen duaların insanın hayatında bir karşılığı olmalı.

Kâbe’de gözyaşı döküp memlekete dönünce kul hakkını unutuyorsak, o yolculuğun bize ne öğrettiğini yeniden düşünmeliyiz.

Medine’de merhameti hissedip kendi iş yerimizde merhametsiz davranıyorsak, gönlümüzdeki muhasebe henüz tamamlanmamış demektir.

Ben bu umre yolculuğundan bir kez daha şunu düşünerek döndüm: İnsanın gerçek sermayesi yalnızca sahip olduğu mal, mülk ve para değildir.

Gerçek sermayesi, arkasından edilen hayır dualarıdır. Bir işçinin “Allah patronumdan razı olsun.” demesi ne büyük bir kazançtır.

Bir işverenin “Allah çalışanlarımdan razı olsun, işlerine sahip çıkıyorlar.” diyebilmesi ne büyük bir huzurdur.

Bir esnafın müşterisinin güvenini kazanması, bir üreticinin kaliteden taviz vermemesi, bir yöneticinin adaleti gözetmesi…

Bunların hepsi toplumun manevi sermayesidir. ## Son söz: Kâbe’de bıraktığımız kalbimizi çarşıda kaybetmeyelim Umre biter, tavaf tamamlanır, ihram çıkarılır ve insan memleketine döner.

Ama asıl mesele bundan sonra başlar.

Kâbe’de kazandığımız kardeşlik duygusunu fabrikalara, iş yerlerine, sanayi sitelerine ve ticarethanelere taşıyabiliyor muyuz?

Medine’de hissettiğimiz merhameti işçinin sofrasına, işverenin sorumluluğuna, esnafın terazisine yansıtabiliyor muyuz?

Türkiye’nin ekonomik sıkıntıları elbette yalnızca iyi niyetle çözülmez.

Doğru ekonomi politikaları, güçlü üretim, adil gelir paylaşımı ve sürdürülebilir istihdam şarttır.

Ancak bunların yanında vicdanı, hakkaniyeti ve merhameti de kaybetmemeliyiz.

Çünkü sermayenin de emeğin de insanın da değeri vardır. Kâbe’de aynı safta duran insanların, Türkiye’de birbirine sırtını dönmeye hakkı yoktur.

Rabbim ülkemizin bereketini artırsın.

İşverenimize helal kazanç, işçimize emeğinin karşılığını, esnafımıza hayırlı müşteri, gençlerimize umut dolu yarınlar nasip etsin.

Ve bizlere yalnızca Kâbe’yi tavaf eden değil, Kâbe’den öğrendiği ahlakı hayatına taşıyan kullardan olmayı nasip eylesin.

Unutmayalım: Rızkın miktarı dünyalık hesabımızdır; rızkın helalliği ise ahiret hesabımızdır.

Selam, dua ve muhabbetle…

Hasan YEMİŞ