Köşe Yazısı: Muhammed Mustafa Batıbeyi
Ülkemizde boşanma oranları son yıllarda ciddi bir artış göstererek %50 seviyesinin üzerinde seyretmektedir.(Türkiye İstatistik Kurumu, 2023) Bu durum yalnızca Türkiye’ye özgü değildir; Avrupa ve Amerika’da da boşanma oranları benzer şekilde %50’nin üzerinde seyretmektedir. (OECD, 2022; Eurostat, 2023) Özellikle Belçika, %70’e yaklaşan boşanma oranıyla rekor kırmıştır.(Eurostat, 2023; OECD, 2022) Buna karşılık, Avrupa Birliği genelinde bin kişi başına düşen evlenme oranı 3.2 ile 3.9 arasında değişirken, (Eurostat; Crude marriage rate (per 1,000 inhabitants)Türkiye’de bu oran yaklaşık olarak iki katı düzeyindedir.(TÜİK Evlenme İstatistikleri) Ama yine de nüfus artış hızı için sayı yetersiz. Nitekim Türkiye’de kadın başına düşen ortalama çocuk sayısı 1.49’a kadar gerilemiştir (TÜİK – Doğum İstatistikleri 2023/2024). Bu oran, yalnızca nüfus artışının yavaşladığını değil, aynı zamanda bir toplumun kendini yenileyebilmesi için gerekli olan kritik eşik olan 2.1’in oldukça altında kalındığını göstermektedir. Üstelik bu eğilim yalnızca Batı dünyasıyla sınırlı değildir; Doğu’da, özellikle Çin’de de benzer demografik daralmalar gözlemlenmektedir (OECD China demographic reports).Tüm bu veriler bize gösteriyor ki global çapta artık kadın ve erkeğin arasına ciddi mesafeler girmiş durumda ve nüfusumuz hızla geriliyor.
Peki, bu sürecin arka planında ne yatmaktadır? 2024 yılına kadar hâkim olan görüş, bu düşüşün temel sebebini kadınların ekonomik özgürlük kazanması ve teknolojik gelişmelerle şekillenen yeni dünya düzenine erkeklerin uyum sağlayamaması olarak açıklamaktaydı. Bu yaklaşıma göre dünya giderek daha “feminen” bir yapıya evrilmekte ve bu yeni düzene uyum sağlayabilen erkekler, kadınlar tarafından daha fazla tercih edilmekteydi. Ancak bu argümanın ekonomik ve sosyo-psikolojik boyutlarının tartışmalı olduğu görülmektedir. Zira yapılan pozitif ayrımcılık uygulamalarına rağmen kadınların iş gücüne katılım oranı hâlâ erkeklerin gerisinde kalmaktadır.(Becker,1981; Rosin2012; TÜİK,2024; World Bank,2024)
iş gücüne katılan kadınların önemli bir kısmının ise üretim sektöründeki yüksek teknik beceri gerektiren alanlar yerine, görece daha düşük gelirli ancak daha esnek çalışma koşulları sunan hizmet sektörüne yöneldiği gözlemlenmektedir.(World Bank, 2023; OECD, 2022) Bu durum, söz konusu açıklamanın tek başına yeterli olmadığını düşündürmektedir.
Diğer taraftan, “feminen dünyaya uyum sağlayan erkeklerin daha fazla tercih edildiği” yönündeki iddia da tam anlamıyla doğrulanmamaktadır. Zira boşanma oranlarının hâlâ %50’nin üzerinde olması, kurulan ilişkilerin sürdürülebilirliği konusunda ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.(Eurostat, 2023; TÜİK, 2024) 2025 yılı verileri, boşanma davalarının yaklaşık %90’ının kadınlar tarafından açıldığını ortaya koyarken (TÜİK, 2024). aynı zamanda göz ardı edilen önemli bir gerçeğe de işaret etmektedir: Evlilik kurumuna baştan mesafeli duran, yıllarca görünmez kalmış geniş bir erkek kitlesi bulunmaktadır.Bu bağlamda, modern toplumda ekonomik olarak kendini gerçekleştirmiş ya da gerçekleştirme potansiyeline sahip pek çok erkeğin evliliğe mesafeli yaklaştığı görülmektedir (Center, 2023). Bunun yanı sıra, önemli bir erkek grubunun yalnızca kendi geçimini sağlayacak ölçüde çalışmayı tercih ettiği, uzun vadeli birikim ve yatırım hedeflerinden uzaklaştığı dikkat çekmektedir(OECD, 2022). Amerika’da ortaya çıkan “Men Going Their Own Way” hareketi, (MGTOW) Çin’de gözlemlenen toplu evlilikten kaçınma eğilimleri, Japonya’da içine kapanık yaşam tarzını benimseyen erkek profili ve Türkiye’de giderek artan “ev gençleri” olgusu, bu dönüşümün farklı coğrafyalardaki yansımaları olarak değerlendirilebilir (TÜİK, 2023; Fukuda, 2020; Ji, 2021).
Avrupa’da ise bu tepkinin daha pasif bir biçimde ortaya çıktığı, erkeklerin doğrudan bir hareket geliştirmek yerine sessiz bir geri çekilme sürecine girdiği görülmektedir (Eurostat, 2023; OECD, 2022).Tüm bu gelişmeler, erkeklerin sürdürülebilir bir ilişki kurma, aile oluşturma, miras bırakma ve uzun vadeli yatırım yapma gibi geleneksel motivasyonlardan uzaklaştığını göstermektedir (Bauman, 2003). Bunun yerine bireysel tatmin odaklı, kısa vadeli ve tüketim merkezli bir yaşam tarzının yaygınlaştığı anlaşılmaktadır (Beck, 1992).
Bu tablo, “erkeklik” kavramının tarihsel anlam ve işlevinin köklü bir dönüşüm geçirdiğini, hatta bazı açılardan çözülme sürecine girdiğini düşündürmektedir. Erkekliğin (Connell, 2005) “ölümü” gibi iddialı bir kavramı tartışabilmek için, öncelikle tarihsel bağlamda erkekliğin neyi ifade ettiğini doğru şekilde tanımlamak gerekir. Bu noktada, insanlık tarihinin erken dönemlerine, özellikle de Antik Yunan’a kadar geri gitmek kaçınılmazdır. Antik Yunan’da erkeklik, Grekçe “aner” (erkek) kelimesinden türeyen andreia kavramıyla ifade edilirdi. Başlangıçta bu kavram yalnızca savaş meydanındaki fiziksel cesareti tanımlarken, zamanla anlamı genişlemiştir.(Aristotle, Nicomachean Ethics). Artık bir erkeğin yalnızca düşmanına karşı değil; kendi arzularına, korkularına ve öfkesine karşı da hâkimiyet kurması beklenir hâle gelmiştir. Bu anlayışa göre, kendini yönetemeyen, iradesiz bir bireyin başkalarını —ailesini ya da içinde bulunduğu toplumu— yönetme hakkı da yoktur. Benzer bir çerçeve, Antik Roma’da karşımıza çıkan virtus kavramında da görülür. Virtus, bir erkeğin sahip olduğu potansiyel gücü eyleme dökebilme yetisidir. Ancak burada güç, yalnızca fiziksel kuvvet ya da askerî başarıyla sınırlı değildir; aynı zamanda ahlaki dürüstlük, sarsılmaz bir karakter ve disiplin gibi unsurları da içerir (Cicero; McDonnell, 2006). Bu bağlamda erkekten; duygularını kontrol eden, acı karşısında mümkün olduğunca metanetli kalan, zorluklara göğüs geren ve görev bilincini her şeyin üzerinde tutan bir birey olması beklenirdi. Bu tarihsel zemin, erkekler arası ilişkilerin doğasını da belirlemiştir. Günümüzde zaman zaman “bro-code” olarak ifade edilen erkekler arası dayanışma anlayışının kökeni de bu çerçevede şekillenmiştir. Erkekler arasındaki dostluk, çoğu zaman kadınların duygusal paylaşım ya da karşılıklı içsel anlama üzerine değil; ortak hedefler, birlikte hareket etme ve karşılıklı destek üzerine kuruludur (Kimmel, 2008; Connell, 2005). İki erkeğin birbirinin duygusal dünyasını derinlemesine anlamasından ziyade; birlikte üretmesi, birlikte mücadele etmesi, birlikte risk alması ve somut hedefler doğrultusunda iş birliği yapması ön plandadır. Bu nedenle erkeklerin kurduğu sosyal bağlar, çoğunlukla eylem temelli bir karakter taşır. Tarih boyunca büyük toplumsal yapılar ve medeniyetler; yalnızca hayallerini ve duygularını paylaşan kadınlar tarafından değil, aynı hedefe yönelen, birlikte çalışan, birlikte üreten ve gerektiğinde birlikte savaşan erkeklerin omuzları üzerinden inşa edilmiştir (Giddens, 1984). Aynı duvara tuğla koyan, aynı yöne mızrak savuran bireylerin omuzları üzerinde yükselen bu yapı, medeniyetin neden sıklıkla “eril” bir kavram olarak değerlendirildiğini anlamak açısından önemli bir çerçeve sunmaktadır. İnsanlık tarihi boyunca, hemen hemen tüm toplumlarda özellikle sistematik bir hiyerarşi kurarak “medeniyet” düzeyine ulaşmış olanlarda iki temel alanın düzenlenmesi merkezi bir önem taşımıştır: şiddet ve cinsellik (Foucault, 1976; Elias,1939). Bu iki olgu, kamusal düzenin korunması ve toplumsal ahengin sürdürülebilmesi açısından sürekli kafa yorulmuş iki önemli mevzudur(Freud, 1930). Ayrıca, ilkel insan dürtüleri bağlamında düşünüldüğünde, şiddet ve cinsellik arasında belirli bir ilişki ve etkileşim olduğu da göz ardı edilemez.
Tam metin Kaynakçalar :
- Türkiye İstatistik Kurumu. (2023). Boşanma istatistikleri. TÜİK Yayınları.
- Türkiye İstatistik Kurumu. (2024). Evlenme ve boşanma istatistikleri. TÜİK Yayınları.
- Türkiye İstatistik Kurumu. (2023). Doğum istatistikleri. TÜİK Yayınları.
- OECD. (2022). Family database & marriage/divorce statistics. OECD Publishing.
- Eurostat. (2023). Marriage and divorce statistics. European Commission.
- Eurostat. (2023). Crude marriage rate (per 1,000 inhabitants).
- World Bank. (2023). World development indicators: Labor force participation.
- Gary Becker. (1981). A treatise on the family. Harvard University Press.
- Hanna Rosin. (2012). The end of men: And the rise of women. Riverhead Books.
- Hypergamy. (bkz. genel literatür; örn. Buss, 1989).
- David Buss. (1989). Sex differences in human mate preferences. Behavioral and Brain Sciences, 12(1), 1–49.
- Pew Research Center. (2023). Men, relationships, and marriage trends.
- Masahiro Fukuda. (2020). Marriage decline and male behavior in Japan.
- Yingchun Ji. (2021). Gender inequality and marriage trends in China.
- Zygmunt Bauman. (2003). Liquid love: On the frailty of human bonds. Polity Press.
- Ulrich Beck. (1992). Risk society: Towards a new modernity. Sage Publications.
- R.W. Connell. (2005). Masculinities (2nd ed.). University of California Press.
- Aristotle. (M.Ö. 4. yy). Nicomachean Ethics.
- Cicero. (M.Ö. 1. yy). De Officiis.
- Myles McDonnell. (2006). Roman manliness: Virtus and the Roman Republic. Cambridge University Press.
- Michael Kimmel. (2008). Guyland: The perilous world where boys become men. Harper.
- Anthony Giddens. (1984). The constitution of society. University of California Press.
- Michel Foucault. (1976). The history of sexuality, Vol. 1: An introduction. Pantheon Books.
- Norbert Elias. (1939). The civilizing process. Blackwell.
- Sigmund Freud. (1930). Civilization and its discontents. Hogarth Press.
Yazan: Muhammed Mustafa Batıbeyi ilahiyat fakültesi lisans öğrencisi






Kaleminize sağlık sayın hocam